Sohbetgor.com - Türk Ordusu Türk Deniz Kuvvetleri
CUMHURİYET ÖNCESİ TÜRK DENİZ
KUVVETLERİ
Anadolu Selçuklu Devleti Dönemi:
Oğuz Türkleri, Büyük Selçuklu Devleti Sultanı Alparslan liderliğinde 1071
yılından itibaren Anadolu’ya yerleşmeye başlamış ve 1081 yılına kadar öncü Türk
Beylikleri, Ege ve Marmara kıyılarına ulaşmışlardır. Geniş bozkırlarla kaplı
Orta Asya’dan gelip Anadolu’yu vatan olarak benimseyen Atalarımız, başlangıçta
ufukta güneş ve gökyüzü ile birleşen coşkun ve hırçın denizi biraz ürkütücü ve
şaşkınlık verici bulmuşlarsa da kısa sürede ona dostluk elini uzatarak, mavi
sularda kendilerine yer aramaya başlamışlardır.
Türkleri denizlerle kaynaştıran ilk öncü, Emir Çaka Bey olmuştur. Çaka Bey,
Selçuklu Ordusunun gözüpek akıncı liderlerinden birisi olarak, Türklerin savaşa
savaşa Batı’ya yönelik ilerleme sürecinde, 1078 yılında Bizans’a esir düşmüş ve
İstanbul’a gönderilmiştir. Çaka Bey, İstanbul’daki esaret döneminde deniz ve
denizciliğe karşı tutku derecesinde bir ilgi duymaya başlamıştır.
Bizans İmparatoru’nun 1081 yılında değişimi sebebiyle İstanbul’daki
karışıklıklardan yararlanarak kaçmayı başaran Çaka Bey, Beyliğinin askerleri ile
yeniden bir araya gelmiş; İzmir, Urla, Çeşme ve Foça’yı alarak bu bölgede, diğer
Türk Beyliklerinden oldukça farklı yeni bir Beylik kurmuştur. Emir Çaka Bey,
denizci kimliğini Beyliğin tüm kurumlarına yansıtarak, Türklerin, artık
rakipleriyle denizlerde de kıyasıya mücadele edebilecek bir duruma gelmesini
sağlamıştır.
Çaka Bey, İzmir’de o döneme göre modern sayılabilecek bir tersane yaptırmış ve
tersane civarındaki bölgeyi deniz üs kompleksine dönüştürmüştür. Bu aşamadan
sonra gemi inşa faaliyetlerine geçilmiş; kürekli ve yelkenli gemilerden oluşan
50 parçalık ilk Türk Donanması 1081 yılında inşa edilmiştir. Bu yıl, Türk Deniz
Kuvvetleri açısından son derece önemlidir. Çünkü, 1081 yılı Deniz
Kuvvetlerimizin kuruluş yılı olarak kabul edilmektedir. Öncü denizcimiz Emir
Çaka Bey, 1081 yılında 50 parçadan oluşan ilk Türk Donanması ile Ege’nin sıcak
sularına yelken açmıştır. Bu seyir sıradan bir seyir değil, tarihi şan ve
şerefle dolu Türk Deniz Kuvvetlerinin doğuşudur. Bu seyir, 922 yıllık tarihi bir
miras ve köklü bir geleneğe sahip olan Türk Deniz Kuvvetlerinin Akdeniz (Ege
Denizi) ile kucaklaşması ve denizlerdeki rekabetin saygın bir oyuncusu
olmasıdır. İlk Türk Donanması 1089 yılında Midilli, 1090 yılında ise Sakız
Adası’nı fethederek denizlerin dünyasına hızlı bir giriş yapmıştır.
Türkler denizlerle tanışmış; onunla arasında gönül köprüsü kurmuştur. Ancak,
denizlerde dolaşmanın bir bedeli olmalıydı: 19 Mayıs 1090 tarihinde Karaburun
ile Sakız Adası arasında kalan Koyun Adaları civarında Çaka Beyin Donanması,
Bizans Donanması ile karşılaştı. Savaş kaçınılmazdı.
Çaka Bey, İstanbul’daki esaret günlerinden beri kendisini bu gün için
hazırlamıştı: Sınırsız bir uyum sağladığı denizin, insanın akıl ve
yaratıcılığını harekete geçirdiğinin bilincindeydi. 17 çektiri ve 33 yelkenli
olmak üzere toplam 50 savaş gemisinden oluşan Donanmasını, seri taktik
manevralarla ustalıkla sevk ve idare ediyor; düşmana en zayıf yerlerinden ard
arda darbeler indiriyordu. Bizans Donanması ağır kayıplarla geri çekilmek
zorunda kalmıştı.
İlk Türk Deniz Zaferi’ni, Öncü Denizci Emir Çaka Bey sayesinde kazanan Türkler,
denizlere artık daha büyük bir umut ve güvenle bakmaya başlamışlardır. Emir Çaka
Bey, bu zaferinden sonra denizlerdeki kontrol sahasını genişletmiş ve Donanması
ile Çanakkale önlerine kadar yaklaşmıştır. Bizans’ın, Emir Çaka Beyi durdurmak
için kullandığı yöntem, tarihimizin çeşitli dönemlerinde ve hatta günümüzde de
sık sık karşımıza çıkan, artık klasik olarak adlandırılabilecek bir nitelik
taşıyordu: Anadolu Selçuklu Sultanı I.Kılıç Arslan’ı kışkırtarak, ona karşı
kullanmak.
Emir Çaka Beyin 1095 yılında zamansız ölümü, yükselen bir değer olan Türk
Denizciliği’nin gelişim hızını yavaşlatmıştır. Çaka Bey sadece usta bir denizci
komutan değil, aynı zamanda bir deniz düşünürü idi. Çaka Beyin ateşlediği
denizci yaklaşımın ivmesini kaybetmesi belki de, İstanbul’un Fethi’ni 350 yıl
gecikmeye uğratmıştır.
Türklerin Anadolu’ya yerleşmeleri, Avrupa’da Türk ve özellikle müslümanlık
karşıtı akımları körüklemiş; bu da Müttefik Haçlı Orduları’nın teşkiline neden
olmuştur. Haçlı Seferleri’nin 1096 yılından başlayarak Anadolu’da yoğunlaştığı
dönemlerde,Türkler büyük baskı altında tutulmuş; genellikle Anadolu’nun iç
kesimlerine yerleşmek zorunda kalmış; ayrıca Doğu’dan gelen Moğol istilalarının
da etkisiyle daha ziyade varlıklarını korumaya çalışmışlardır.
Bu gelişmeler, Anadolu Selçuklu Devleti’nin denizlere yönelik faaliyetlerini
büyük ölçüde engellemiştir. Denizcilik faaliyetleri Sinop, Antalya ve
Alanya’daki küçük çaplı gemi inşa ve onarım tesisleri ve liman ticareti ile
sınırlı kalmıştır. Ancak, yine de bu dönemde, İki Denizin Sultanı (Sultan-ül
Bahreyn) ünvanı verilen Anadolu Selçuklu Sultanı I. Alaeddin Keykubat, Alanya ve
Sinop Tersanelerinde inşa ettirdiği gemilerle filolar kurmuş; Bizans’la
denizlerde mücadele etmiş ve Azak Denizi kıyısında bulunan Sudak’ı ele
geçirmişti. Alanya Tersanesi, Türklerin kurmuş olduğu ilk organize tersane
olarak kabul edilmektedir. Anadolu Selçuklu Devleti’nin Moğol baskısına
dayanamayarak 1308 yılında parçalanmasından sonra özellikle Batı Anadolu’da bir
takım Uç Beylikleri kurulmuştur.
Beylikler Dönemi:
Bu Uç Beylikleri, (Karesioğulları, Saruhanoğulları, Aydınoğulları,
Menteşeoğulları, Candaroğulları) Türk Deniz Tarihi’nin hızını kaybeden gelişim
sürecine yeni bir ivme, yeni bir heyecan kazandırmışlardır. Balıkesir ve
civarında kurulan Karesi Beyliği (1302-1361) döneminde denizlere büyük önem
verilmiş; Edincik’te bir tersane kurularak, gemi inşasına başlanmıştır. Bu
gemiler hem Marmara’da hem de Kuzey Ege’de Bizans Donanmasının hareket
serbestisini kısıtlamış; bölgedeki deniz güçleri için ciddi bir rakip olmuştur.
Osmanlı deniz gücünün ilk çekirdeğini de bu Beylik oluşturmuştur.
Aydın civarında kurulan Aydınoğulları Beyliği (1308-1390) özellikle Umur Bey
döneminde denizcilikte büyük atılım yapmıştır. Umur Bey, 1334-1348 yılları
arasında adeta bir deniz aslanı gibi Ege’de, Bizanslılar ve Cenevizlilere karşı
büyük başarılar kazanmış; Rodos’tan Çanakkale Boğazı’na kadar, Mora ve Rumeli
kıyıları da dahil olmak üzere denizlerde kesin bir kontrol sağlamıştır. Düşmana
karşı son derece atak ve taktik baskın şeklinde manevralar yapan Umur Bey, çetin
deniz muharebelerinin birisinde şehit olmuştur.
Manisa ve civarında kurulan Saruhanoğulları Beyliği (1313-1390) sürekli olarak
Umur Beyin denizdeki faaliyetlerine destek sağlamıştır. Özellikle Süleyman Bey,
Umur Beyin Donanmasına gemi, üs ve onarım yönünden büyük kolaylıklar
sağlamıştır.
Osmanlı İmparatorluğu genişledikçe, Anadolu’daki Türk Beylikleri’nin etkileri
kaybolmuş ve bu Beylikler Fatih Sultan Mehmet (1451-1481) döneminde tamamen
İmparatorluk sınırlarına dahil olmuşlardır. Osmanlı İmparatorluğu, bu
Beyliklerin denizcilik birikimi, üs ve liman kolaylıkları ve tersanelerinden
önemli ölçüde istifade etmiştir. Fatih Sultan Mehmet, o döneme kadar akın
donanması hüviyetinde olan Osmanlı Donanmasını ateşli silahlarla teçhiz ederek,
stratejik bir boyut kazandırmıştır. Beyliklerdeki denizci karakter, bir anlamda
Akdeniz’e kök söktürecek güçlü Osmanlı Donanmasının doğal alt yapısını
oluşturmuştur.
OSMANLI DÖNEMİ TÜRK DENİZ KUVVETLERİ
Osmanlı İmparatorluğu’nun gelişme ve gerileme süreci ile deniz gücü arasında çok
ilginç bir paralellik vardır. Osmanlı İmparatorluğu bir “Cihan Devleti” ünvanı
kazanarak, başarıdan başarıya koştuğu dönemlerde çok güçlü bir deniz gücüne
sahip olmuştur. Denizlerdeki duraksama ve gerileme, benzer şekilde
İmparatorluğun diğer kurumlarında da bozulma ve çürümelere yol açmıştır.
Aslında, jeopolitik açıdan da üç Kıtaya yayılan bir Devletin, denizlerde
gerileyerek, denizleri ihmal ederek ayakta kalması mümkün değildir. Osmanlı
İmparatorluğu’nun Deniz Tarihi 3 ana döneme ayrılabilir: Derya Beyleri Dönemi
(1324-1390)’ni, Kaptan-ı Derya/Kaptan Paşalar (1390-1867) Dönemi takip etmiş ve
daha sonra İmparatorluğun yıkılışına kadar olan dönem, Bahriye Nazırlığı Dönemi
(1867-1922) olarak isimlendirilmiştir.
Derya Beyleri Dönemi:
Söğüt/Bilecik’te 1299 yılında yeşermeye başlayan Osmanlı Beyliği’nin, tarih
sürecinde kısa sayılacak bir zaman kesitinde hem bölgesel hem de global bir
düzeyde bir “Cihan Devleti” olacağını hiç kimse tahmin etmemiştir. Osman ve
Orhan Beylerin ilk tohumlarını attığı bu Beylik, o döneme göre sosyo-kültürel,
siyasal, stratejik ve ekonomik tercihlerinde en doğru kararları alıp, dogma ve
tutuculuktan uzak kalınca hızla gelişmeye başlamıştır.
Karamürsel’in 1323 yılında fethi ile Marmara Denizi’ne ulaşan Osmanlı Beyliği,
1324 yılında Batı komşusu Karesi Beyliği’nden yardım maksadıyla Mürsel Bey
komutasında gönderilen 24 gemiden oluşan kuvvet sayesinde denizlerle tanışmış ve
güçlü bir Deniz Kuvvetine gidecek uzun yoldaki ilk kararlı adımlarını atmıştır.
Mürsel Bey: Denizcilik bilgisi, kahramanlığı ve denizlerdeki çatışmalarda
göstermiş olduğu üstün başarılar nedeni ile Osmanlı Beyliği içerisinde haklı bir
şöhrete sahip olmuş; kendisine, cesaret ve atılganlığı nedeniyle, Kara Mürsel
Bey ünvanı verilmiştir. Osmanlı Beyliği, Doğu Marmara’da kesin bir hakimiyet
sağlayınca, deniz gücünün kurumsallaşması için çalışmalar başlatılmıştır.
Karamürsel’de 1327 yılında ilk Osmanlı Tersanesi kurulmuş; burada ilk Osmanlı
savaş gemisi inşa edilmiştir. Donanma hiyerarşik bir sistemle
teşkilatlandırılarak, Donanma Komutanı’na, “Derya Beyi” ünvanı verilmiştir. Kara
Mürsel Bey, Osmanlı Devleti’ndeki ilk “Derya Beyi” olarak Türk Deniz Tarihi’nin
öncüleri arasında yerini almış, ölümünden sonra isminin verildiği şimdiki
Karamürsel İlçemizde ebedi istirahatine çekilmiştir.
Kara Mürsel Beyin aşağıdaki vasiyeti, Türk Denizciliği’nin temellerinin ne kadar
sağlam kurulduğunu göstermektedir; “Ölünce beni öyle bir yere gömün ki; sırtım
dağlara dayansın, kucağıma denizi verin, daima Donanmayı göreyim.”
Karamürsel’in fethinden sonra 1334 yılında Gemlik, 1337 yılında ise İzmit
alınmış; böylelikle 1353 yılında Osmanlıların Rumeli’ye geçişinde büyük kolaylık
sağlanmıştır. Karamürsel’den sonra Türk Denizciliği’nin merkezi önce İzmit, daha
sonra Gelibolu ve en sonunda İstanbul olmuştur.
Kaptan Paşalar Dönemi:
Osmanlı İmparatorluğu’nun modern bir devlet anlayışı ile denizlere yönelik
teşkilatlanması Sultan Yıldırım Bayezid döneminde (1389-1403) başlamıştır.
Yapımına 1390 yılında başlanan Gelibolu Deniz Üssünün 1401 yılında tamamlanması
ile birlikte “Kaptan-ı Derya/Kaptan Paşa” terimi de Osmanlı Deniz Kuvvetlerinde
ve devlet hiyerarşisinde yerini almıştır. Kaptan-ı Derya’lık (Deniz Kuvvetleri
Komutanlığı) makamı ilk kez bu dönemde kurulmuş ve Saruca Paşa tarihimizin ilk
Kaptan-ı Deryası olmuştur. Bu dönemde, Gelibolu, Çanakkale Boğazı ve Marmara’yı
korumada önemli roller üstlenmiş; aynı zamanda Osmanlı Ordusunun Rumeli
Seferleri’nde ileri üs görevi yapmıştır. Bir çok ünlü Türk Amirali gibi, iki
büyük deniz haritacısı Piri Reis ve Ali Macar Reis de Gelibolu’da yetişmiştir.
Gelibolu Tersanesinde Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u Fethi’ne kadar 150 parça
gemi inşa edilmiştir.
Ünlü Türk Bilgini İbn-i Kemal tarih kitaplarında Gelibolu’yu şöyle tasvir
etmektedir: “Gelibolu’da doğan çocuklar timsah gibi su içinde büyürler.
Beşikleri ecel tekneleridir. Sabah ve akşam gemilerin silistre avazesiyle
(sesiyle) uyurlar.”
Ancak, Yıldırım Bayezid’in 1402 yılında Orta Asya’dan gelen Timur’un ordularına
Ankara Ovası’nda yenilmesi Türk Denizciliğini olumsuz yönde etkilemiştir.
Durağan bir dönem geçiren Osmanlı Donanması, İstanbul’un Fethi’nden sonra atağa
kalkmış ve Türk Denizciliği, tarihinin en parlak dönemini yaşamıştır. Saadet
Yüzyılı veya Zaferler Yüzyılı olarak adlandırılan bu döneme (1453-1571) Türk
denizciliği, hem askeri denizcilik hem ticaret filoları hem de deniz bilimleri
açısından damgasını vurmuştur.
İstanbul’un Fethi’nden sonra Bizans mirasına sahip olan Osmanlılar, Fatih Sultan
Mehmet döneminde (1451-1481) Karadeniz ve Ege’den sonra Akdeniz’e yönelmiştir.
Bu konuda Katip Çelebi’nin yapmış olduğu değerlendirme, deniz stratejisi
açısından tarihi belge niteliği taşımakta ve dönemin devlet adamlarının ileri
görüşünü ve jeopolitik dehasını ortaya koymaktadır: “Gizli değildir ki bu
Osmanlı Devleti’nin en büyük dayanağı olup şanına iş güç edinip, önem verilmek
ön sırada bulunan deniz işleridir. Zira bahtı gelişen devletin revnak ve ünvanı
iki denize ve iki karaya (Burada kasıt Akdeniz, Karadeniz, Anadolu ve
Rumeli’dir.) hükmetmektedir. Bundan başka, Osmanlı Ülkesi’nin çoğu adalar ve
kıyılar olduğundan, hele saltanatın yöresi, yani İstanbul’un velinimetinin iki
deniz olduğundan şüphe yoktur.”
Aslında, İstanbul’un Fethi için gemilerin 1453 yılı ilkbaharında karadan
getirilerek denizlere indirilmesi, Osmanlı Devleti’nin stratejik açıdan Deniz
Kuvvetlerine verdiği önemin bir göstergesi ve belki de Türk denizciliğinin
Saadet Yüzyılı’nın ilk habercisi olmuştur. İnebahtı (Lepanto) Yenilgisi
(1571)’ne kadar sürecek olan yaklaşık bu 100 yıllık dönemde Osmanlı Donanması
zaferden zafere koşmuştur.
Fatih Sultan Mehmet’in 1455 yılında Kasımpaşa’da kurmuş olduğu İstanbul
Tersanesi (Tersane-i Amire), uzun yıllar dünyanın en büyük tersanelerinden
birisi olarak tüm yabancı ülkelerin hayranlığını kazanmıştır. Sultan II.Bayezid
döneminde (1481-1512), Burak ve Kemal Reisler denizleri kullanmada gösterdikleri
maharet ve deniz muharebelerindeki kahramanlıkları ile büyük saygınlık
kazanmışlardır. Venedik gemileri tarzında 1495 yılında inşa edilen “GÖKE” adı
verilen iki büyük gemi bu dönemin eseridir. Türk Deniz Tarihi’nin en büyük bilim
adamlarından biri olan ve özellikle kartografi çalışmaları ile tüm dünyada büyük
yankılar uyandıran Muhiddin Piri Reis, 1513 ve 1528 yıllarında iki ayrı dünya
haritası yapmıştır.
Piri Reis'in Dünya Denizcilik Tarihi’ne diğer bir hediyesi de 1521 ve 1525
yıllarında iki kez yayınladığı ünlü, “Bahriye (Kitab-ı Bahriye)” adlı kılavuz
kitabıdır. Bu emsalsiz çalışmada, usta bir denizci gözlem ile Ege ve Akdeniz her
açıdan incelenmektedir. Yavuz Sultan Selim (1512-1520)’in Mısır’ı fethetmesi ile
Kızıldeniz ve Hint Okyanusu da Türk Denizciliğinin ilgi alanına girmiştir. Yavuz
Sultan Selim’in Mısır’a yönelik kara harekatında Türk Donanması çok büyük
lojistik destek sağlamıştır. Yavuz Sultan Selim’in başarıları ve Osmanlı
İmparatorluğu’nun Kuzey Afrika’da bir güç merkezi haline gelmesi, Akdeniz’de
bağımsız olarak faaliyet gösteren Türk ve Müslüman denizcileri Osmanlı Devleti
ile kaynaştırmıştır.
Yavuz Sultan Selim, güçlü bir deniz gücü olmadan Osmanlı Devleti’nin Kuzey
Afrika’da tutunamayacağını bilerek, Veziri olan Piri Mehmet Paşaya şu direktifi
vermiştir: “Hristiyan ülkeler denizi gemilerle örtüyorsa, benim sularımda
Papa’nın, Fransa, İspanya Kralları’nın sancakları dalgalanıyorsa, bunun sebebi,
senin tembelliğin, benim de hoşgörümdür. Artık çok güçlü bir Donanmaya sahip
olma zamanı gelmiştir, büyük bir Donanma istiyorum.”
Bu tarihi direktif, Türk Denizciliğinin fikri alt yapısının gelişmesinde ve
döneme uygun güçlü bir deniz gücü oluşturulmasında kilit rol oynamıştır. Önce
İstanbul’daki tersanelerin kapasiteleri artırılmış; denizcilerin eğitimi daha
bilimsel esaslara dayandırılmış; daha sonra Kuzey Afrika’daki Türk Denizcilerini
Osmanlı İmparatorluğu bünyesine katmanın yolları aranmıştır.
Yavuz Sultan Selim’in, Barbaros Hayreddin Paşanın temsilcisi Aydın Reis ile
İstanbul’da yaptığı görüşme sonrasında Türk denizcileri hızlı bir bütünleşme
sürecine girmiştir. Yavuz Sultan Selim’in Aydın Reis ile Barbaros Hayreddin
Paşaya hediye olarak gönderdiği som sırma ayetler yazılı yeşil sancak ve
flandra, sürekli olarak Donanmanın sancak gemisinde Osmanlı Devleti’nin gücünün
ve denizcilik bilincinin bir sembolü olarak dalgalanmıştır.
Yavuz Sultan Selim’in ölümünden sonra Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566) da
Osmanlı Donanmasına büyük önem vermiş, Türk Denizciliğine altın çağını
yaşatmıştır. Bu dönemde Barbaros Hayreddin Paşa (Hızır Hayreddin Reis, Barbaros
ismini daha çok yabancılar kullanmış, ancak bu isim yaygınlaşmıştır.),
kardeşleri Oruç ve İlyas Reisler, Selman Reis, Murat Reis, Seydi Ali Reis gibi
bir çok ünlü Türk Denizcisi Akdeniz’de adeta rakipsiz kalmışlardır.
Kanuni Sultan Süleyman, 1533 yılında Barbaros Hayreddin Paşayı İstanbul’a davet
ederek, Kaptan-ı Derya ilan etmiştir. Barbaros Hayreddin Paşa, İstanbul
Tersanelerinde yeni gemiler inşa ettirerek, Donanmayı daha da güçlendirmiş ve
Deniz Kuvvetini Osmanlı Devleti’nin denizlerdeki uzantısı ve dış politikasının
vazgeçilmez bir unsuru haline getirmiştir.
Barbaros Hayreddin Paşa, üstün denizcilik bilincinin yanı sıra emsalsiz bir
taktisyen olduğunu, 27 Eylül 1538 tarihinde Haçlı Donanmasına karşı yaptığı
Preveze Deniz Savaşı’nda göstermiştir. Osmanlı Donanması, kendisinden üstün
düşman kuvvetleri ile en iyi yer ve zamanda ve taktik baskınla savaşa başlamış,
Haçlı Donanmasının en zayıf kesimine üstün kuvvetlerle ve ustalıkla manevralar
yaparak, taarruz etmiştir.
Taktik baskının yarattığı sürpriz etkisi Andrea Doria komutasındaki birleşik
Haçlı Donanmasını şaşkına çevirmiş; Haçlı Donanması panik içerisinde dağılarak,
büyük kayıplarla geri çekilmek zorunda kalmıştır. Bu zafer, Akdeniz’deki Türk
hakimiyetini tam anlamıyla pekiştirmiştir. Preveze Deniz Zaferi, büyük bir şeref
ve gurur abidesi olarak Türk denizcilerine ışık tutmakta ve zaferin kazanıldığı
27 Eylül günü her yıl Deniz Kuvvetleri Günü olarak coşku ve heyecanla
kutlanmaktadır.
Diğer taraftan, Hadım Süleyman Paşa 72 parçadan oluşan Donanma ile 1538 yılında
Umman Denizi’ne açılarak Aden’i ele geçirmiş; daha sonra Hindistan’a ulaşarak
burada Portekizlilerle çarpışmıştır. Osmanlılar, doğudaki deniz ticaret
yollarının kontrolü uğruna uzun yıllar yoğun çaba sarf etmiştir. Bu kapsamda,
Selman Reis, Piri Reis, Murat Reis ve Seydi Ali Reis gibi ünlü denizcilere,
“Süveyş Kaptanı” ünvanı verilmiş ve bu Amiraller, Umman Denizi ve Hint
Okyanusu’nda uzun yıllar Portekiz Donanması ve diğer ülkelere karşı deniz
kontrolü uğrunda mücadele vermişlerdir.
Kanuni Sultan Süleyman, 1543 yılında İspanya karşısında zor durumda kalan
Fransa’nın yardım talebi üzerine Barbaros Hayreddin Paşa komutasındaki Donanmayı
Fransa’ya göndermiş ve bu sefer Barbaros Hayreddin Paşanın son seferi olmuştur.
Turgut Reis, Barbaros Hayreddin Paşanın 1546 yılında ölümünden sonra Kaptan-ı
Derya’lık makamı için en uygun kişiydi. Kaptan-ı Derya, bilindiği üzere Osmanlı
Hükümeti’nin vezir seviyesinde doğal bir üyesiydi. Bu makam için seçim, zaman
zaman bir takım entrikalara da sahne olmuş; denizcilikle hiç ilgisi olmayan
kişiler de bu makama atandırılmıştır.
Kaptan-ı Derya’lık makamına getirilmemesine rağmen, Turgut Reis bütün gücüyle
Osmanlı Donanmasına hizmet etmiştir. Türkleri Kuzey Afrika’dan çıkarmak için
Trablusgarp’ı geri almaya gelen Haçlı Filosu’na karşı ani bir taktik baskın
düzenleyen Kaptan-ı Derya Piyale Paşa komutasındaki Osmanlı Donanması, 14 Mayıs
1560 günü icra edilen “Cerbe Deniz Muharebesi” sonucunda Haçlı Donanması
karşısında kesin bir zafer kazanmıştır. Bu zafer, Akdeniz’de Türkleri adeta
rakipsiz bırakmıştır. Cerbe’de kazanılan bu zaferde en büyük pay sahiplerinden
biri olan Turgut Reis, 1565 yılında ileri yaşına rağmen katıldığı Malta
Kuşatması’nda şehit olmuştur.
Türk Denizciliği, “Saadet Yüzyılı” adını verdiğimiz bu dönemde Salih Reis, Aydın
Reis, Murat Reis, Selman Reis, Seydi Ali Reis, Hasan Reis, Piyale Paşa, Kılıç
Ali Paşa gibi ünlü denizcileriyle başarıdan başarıya koşmuş; bu yüzyılda Türk
savaş gemileri Akdeniz, Kızıldeniz ve Hint Okyanusu’nda faaliyet göstermiş; bu
denizlerde üstünlüğünü rakiplerine kabul ettirmiş; İmparatorluğun dış
politikasının ideal bir uygulama aracı olarak, güç göstererek veya güç
kullanarak siyasi hedeflerin ele geçirilmesinde önemli rol oynamıştır.
Türk Denizciliği, 16’ncı yüzyıldaki göz kamaştırıcı başarısını: Üst düzeydeki
denizcilik bilgisine, gemi yapımındaki üstün tekniğine, günümüzde bile hayranlık
uyandıran lojistik destek sistemi ve üs zincirine, sahip olduğu mükemmel
düzeydeki deniz haritalarına ve en önemlisi tüm bu konuları değerlendirip
uygulayabilecek, üstün nitelikte denizciler yetiştirmesine borçludur.
Osmanlılar, kadırgaları, barçaları, pergendeleri, baştardeleri ile mavi
enginliklerde dolaşan usta denizcileri, ünlü haritacıları, gök bilimcileri ve
savaş kahramanları ile 16’ncı yüzyılda tarih yazmış ve bu çağa tartışmasız
olarak damgalarını vurmuşlardır.
Kanuni Sultan Süleyman’ı takip eden hükümdarların deniz sorunlarına aynı
duyarlılıkla yaklaşmamaları, Kaptan-ı Derya’lık makamına denizcilikle ilgisi
olmayan, ancak Saray’a yakın olan paşaları getirmeleri Osmanlı İmparatorluğu’nun
denizlere hakim olduğu altın çağının yavaş yavaş etkisini kaybetmesine sebep
olmuştur. Nitekim bunun ilk acı örneği, 1571 yılının Ekim ayında İnebahtı (Lepanto)’da
İnebahtı Deniz Savaşı'nda yaşanmıştır. Katip Çelebi, “Tuhfetü’l-Kibar fi
Esfari’l-Bihar (Deniz Seferleri Hakkında Büyüklere Armağan)” adlı eserinde,
Saadet Yüzyılı’ndan sonra ortaya çıkan denizlerdeki gerileme ve çöküntüyü
denizcilerin daha önceki meslektaşlarının bilgi ve beceri düzeyinde olmamasına
bağlamakta ve onları uyarmaktadır: “Reisler deniz ilmini bilmeye sıkı önem
vereler, pusula ve harta (harita) işlerinde gafil olmayalar ve bilenlere de
büyük iltifat edeler. Onunla bilmeyenler de heves edip öğreneler.”
Bu savaşta göstermiş olduğu cesaret ve feragatın karşılığı olarak Sultan II.Selim:
Uluç Ali Reise, “Kılıç Ali Paşa” adını vererek, Osmanlı Donanmasına Kaptan-ı
Derya olarak atamıştır. Donanmanın yeniden inşası yönünde ilk anda umutsuzluğa
kapılan Kılıç Ali Paşayı dönemin Sadrazamı Sokullu Mehmet Paşa tarihe geçen şu
sözleri ile harekete geçirmiştir: “Paşa, sen henüz bu Devlet-i Aliye’yi
bilmemişsin. Vallah böyle itikat eyle, bu devlet o devlettir, murad ederse cümle
Donanmanın lengerlerini (demirlerini) gümüşten, resenlerini (halatlarını)
ibrişimden, yelkenlerini atlastan etmekte suubet (güçlük) çekmez.” Sadrazam
Sokullu Mehmet Paşa ve Kılıç Ali Paşanın büyük çabaları sonucu kış mevsimi
olmasına rağmen, beş ay gibi kısa bir sürede İstanbul ve Gelibolu Tersanelerinde
olağanüstü bir gayret gösterilerek en az eskisi kadar güçlü bir Donanma yeniden
inşa edilmiştir. Ancak, bu kez de savaşta şehit olan denizcilerimiz nedeniyle
ciddi bir personel sorunu yaşanmıştır. Kılıç Ali Paşanın yoğun çabaları
neticesinde, 158 7 yılındaki vefatına kadar geçen on beş yıllık sürede
Akdeniz’deki deniz kontrolümüz bazı güçlüklere rağmen devam etmiştir.
Duraklama-Gerileme Süreci
XVII.yüzyıl, Venediklilerle Girit Adası üzerine yapılan yoğun mücadelelerle
geçmiştir. Bu dönemde, Osmanlı devlet adamları politik hedeflere sadece Kara
Kuvvetiyle ulaşmak istemiş; deniz ötesi güç intikalinde Deniz Kuvvetlerini
kullanma yönünde planlamalar yapmamışlardır. Kara Orduları uzun seferlerle
karadan kriz bölgelerine gönderilmiştir. Politik hedeflerin ele geçirilmesinde
deniz gücünü ihmal etmek, en azından orduların lojistik yönden ciddi sorunlarla
karşı karşıya kalmasına neden olmuş ve bu da, genellikle toprak kaybı ile
sonuçlanan ağır yenilgileri beraberinde getirmiştir. İlk büyük toprak kaybı
Karlofça Antlaşması (1699) ile başlamış ve Deniz Kuvvetleri de toprak
kayıplarına paralel olarak giderek önem ve önceliğini kaybetmeye başlamıştır.
Kaptan-ı Derya Mezamorto Hüseyin Paşanın 1695 yılında başlatmış olduğu reform
girişimleri ve Venedik Donanmasına karşı Sakız Adası civarında kazandığı Koyun
Adaları Zaferi de Donanmanın Saadet Yüzyılını geri getirmeye yetmemiş;
denizlerdeki gerilemeyi durduramamıştır.
Osmanlı yönetimi kendi içerisindeki siyasi ve ekonomik sorunları aşamadığı için
Batı’nın yükselen teknolojik değerlerine de ulaşamamıştır. Bütün gemilerin
yelkenli (kalyon) hale getirilmesi, ancak XVII.yüzyıl sonları ile XVIII.yüzyıl
başlarında tamamlanabilmiştir.
26 parçalık Osmanlı Donanması, 06-07 Temmuz 1770 gecesi Çeşme/İzmir’de, Rus
Donanmasının baskınına uğramış ve tüm gemilerimiz batmıştır. Bu yenilgi ile
birlikte yaşanan olumsuz gelişmeler, Sultan III.Mustafa’yı çağdaş bilgilerle
donatılmış deniz subayı yetiştirilmesi konusunda harekete geçirmiş ve bu
kapsamda, Baron de Tott isimli Fransız mühendis Donanmayı iyileştirme
çalışmalarında görevlendirilmiştir. Cezayirli Gazi Hasan Paşa tarafından, 18
Kasım 1773 tarihinde, “Tersane Hendesehanesi” adıyla Tersane’deki küçük bir
bölümde bugünkü Deniz Harp Okulunun temeli atılmıştır.
Bu olay, sadece bir okulun açılması değil, yüzyıllar boyunca Türk Ulusuna devlet
adamları ve nitelikli deniz subayları yetiştirecek bir dönemin başlangıcı
olmuştur. Okul, 22 Ekim 1784 tarihinden itibaren “Mühendishane-i Bahri Hümayun”
adını almıştır.
Cezayirli Gazi Hasan Paşa döneminde, denizlerdeki gerilemeyi durdurmanın
çareleri aranmıştır. Fakat yoğun çabalara rağmen, devletin idari yapısındaki
kargaşa, sürekli iç isyanların çıkması yapılan reform gayretlerini
baltalamıştır. Bu karışık dönemde, Sultan III.Selim (1789-1807) yenileşme
yönündeki çabaları nedeniyle hayatını kaybetmiştir. Bu yüzyılda, Avrupa’da
Sanayi Devrimi başlamış; bu gelişme Osmanlı Devleti ile Batı arasındaki mesafeyi
iyice açmıştır. Avrupa, XVIII.yüzyıl sonlarında buhar makineli (stimli) gemileri
devreye sokmuş, Osmanlı Donanması, yelkende olduğu gibi yarım asrı aşan bir
gecikme ile XIX. yüzyıl ortalarında bu yeniliği takip edebilmiştir. Osmanlı
Devleti’nin ilk buhar makineli gemisi olan SÜRAT, 1826 yılında İngiltere’den
satın alınarak hizmete girmiş; bu gemi halk arasında “Buğu Gemisi” olarak
isimlendirilmiştir. Osmanlı Devleti, ilk ahşap tekneli stimli gemiyi (ESER-İ
HAYR) 1837 yılında, ilk çelik tekneli stimli gemiyi (İZMİT) ise 1874 yılında
inşa etmiştir. Her iki gemi de yolcu ve yük gemisi olarak hizmet vermiştir.
Sultan II.Mahmut (1808-1839), “Vaka-i Hayriye” adı ile bilinen olay sonucunda
1826 yılında Yeniçeri Ocağı’nı kapatmıştır. Bu dönemde, Kara ve Deniz
Kuvvetlerinin eğitim felsefeleri ile üniformaları değiştirilmiş; aynı zamanda
eğitim maksatlı olarak yurt dışına personel gönderilme süreci başlatılmıştır. Bu
yenilikler çerçevesinde, 1852 yılında, Bahriye İdadisi (Deniz Lisesi),
Heybeliada’da kurulmuştur.
Yenileştirme çabalarının sürdüğü bu dönemde de, Osmanlı Donanması büyük
felaketlerle karşılaşmaktan kurtulamamıştır. Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından
bir yıl sonra, 20 Ekim 1827 tarihinde Yunan İsyanı sebebiyle Mora’nın Navarin
Limanı’nda bulunan Osmanlı-Mısır Donanması, İngiliz-Fransız-Rus ortak
filolarının baskınına uğrayarak, 58 gemi ve 6000 denizcisini kaybetmiştir.
Navarin Faciası’nda Osmanlı Devleti, yalnız Donanmasını değil, fakat aynı
zamanda uzun yıllar içinde yetiştirdiği tecrübeli denizci personelin de hemen
hemen tamamını kaybetmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu, 1853-1856 Kırım Harbi’nde, tarihinde ilk defa Batı
ülkeleri ile işbirliği yapmıştır. Donanmamız, 30 Kasım 1853 tarihinde Sinop’ta
Ruslar tarafından ani bir baskınla yakılmış; bu baskın büyük gemi ve personel
kayıplarına neden olmuştur. Bu baskın üzerine, İngiltere ve Fransa Osmanlı
İmparatorluğu’nun yanında Rusya’ya karşı harbe girmişlerdir. Kırım Harbi’nde,
başta MAHMUDİYE Kalyonu olmak üzere diğer gemilerimiz Ruslara karşı önemli
başarılar elde etmişse de, bu sonuç Sinop Baskını’nın ağır maddi ve manevi
kayıplarını hafifletememiştir.
Kırım Harbi aynı zamanda, Donanmadan yoksun bir kuvvetin Osmanlı
İmparatorluğu’nun bekasını koruyamayacağının da bir göstergesi olmuştur. Bu
harpte, Osmanlı Donanması, Müttefik Donanmaya ait buhar makineli ve zırhlı
gemiler ile birlikte harekat yapmış; bu harekattan alınan dersler ışığında,
Donanmanın özellikle stimli ve zırhlı gemiler ile güçlendirilmesi yönünde
planlamalar yapılmıştır. Donanmanın gelişmesine ve modernize edilmesine büyük
önem veren ve bu konuda her türlü imkanı seferber eden Sultan Abdülaziz
(1861-1876) döneminde, dış borç alınarak gerek yabancı ülke tersanelerinde
gerekse İstanbul, İzmit, Gemlik ve Mudanya Tersanelerinde 25’i zırhlı olmak
üzere 100’ü aşkın gemiyi ihtiva eden bir gemi inşa programı realize edilmiş ve
büyük bir deniz gücü oluşturulmuştur. Bu Donanma, döneminde nicelik bakımından
Dünya’nın üçüncü, Akdeniz’in ise ikinci büyük donanması olarak gösterilmiştir.
Kurmay subay yetiştirmek üzere 1864 yılında “Erkan-ı Harbiye-i Bahriye Mektebi”
(Deniz Harp Akademisi), Kasımpaşa’da Divanhane binasında (Bugünkü Kuzey Deniz
Saha Komutanlığı Karargah Binası) kurulmuştur.
Yine bu dönemde, Sultan Abdülaziz, denizciliğin devletin geleceği için ne kadar
hayati olduğunu değerlendirerek, denizcilikle ilgili bir Nezaretin kurulmasını
kararlaştırmıştır. Bu gelişmeler doğrultusunda, Osmanlı Devleti’nin bir Deniz
Kuvvetine sahip olmasından itibaren en yüksek makam olan, Yıldırım Bayezid
döneminde Saruca Paşa ile başlayan “Kaptan-ı Derya’lık/Kaptan Paşa’lık” makamı
1867 yılında kaldırılmış; yerine 1922 yılına kadar sürecek olan “Bahriye
Nazırlığı” makamı kurulmuştur.
CUMHURİYET DÖNEMİ TÜRK DENİZ
KUVVETLERİ
Bahriye Vekaleti Dönemi :
Türk Deniz Kuvvetleri, Osmanlı Devleti’nden miras olarak sadece harekat imkan ve
kabiliyeti son derece sınırlı, az sayıda gemi devralmıştır. Bu gemilerin önemli
bir kısmı Kurtuluş Savaşı süresince Haliç’te enterne edilmiş; Haliç trafiğini
aksatabileceği düşüncesiyle, Kontrol komisyonunun talebiyle İzmit’e gönderilen
YAVUZ Muharebe Kruvazörü, İstiklal Harbi sırasında İngilizler tarafından
İzmit’ten Tuzla’ya çekilmiştir.
Mudanya Mütarekesi’nin 11 Ekim 1922 tarihinde imzalanması ile birlikte 14 Kasım
1922 tarihinde Kasımpaşa’daki Bahriye Nezareti binası “İstanbul Bahriye
Kumandanlığı” karargahı haline getirilmiş ve küçük tonajlı harp gemilerinin (BURAKREİS,
SAKIZ, İSAREİS ve KEMALREİS gambotları ile “TAŞOZ” Sınıfı üç muhrip) bakım ve
onarımlarının yaptırılarak “harekata hazır” hale getirilmesi için çalışmalar
başlatılmıştır.
Ayrıca, bu çalışmalar paralelinde okul gemisi olarak kullanılması planlanan
HAMİDİYE Kruvazörü onarıma alınmıştır.
Lozan Antlaşması gereği, Boğazlar bölgesinin özel bir komisyon tarafından idare
edilecek tarafsız bir statüde olması nedeniyle Marmara Denizi içinde Donanmaya
ait üs teşkil edecek bir liman yapılmasına karar verilmiş ve bu maksatla en
elverişli bölge olan İzmit Körfezi’nde uygun yerlerin fizibilite çalışmaları
yapılmıştır. 1923 yılında “Marmara Üssü Bahri ve Kocaeli Müstahkem Mevki
Kumandanlığı” adı altında yeni bir komutanlık İzmit’te teşkil edilmiş ve aslında
Kilise olan Fransız okul binası satın alınarak, Komutanlık Karargahı bu binaya
nakledilmiştir. İzmit Bahriye Kumandanlığı ise bu Komutanlığa bağlanmıştır.
İzmir Bahriye Kumandanlığı Karargahı, İstiklal Harbi’ni takiben Kordon Boyu’nda
kiralanan bir bina içinde kurulmuştur. Bu Komutanlık deniz emniyet ve müdafaa
işlerini yürütmüştür. Emrine Mayın Grubu, Müstahkem Mevki Bahriye Müfrezesi,
Uzunada İşaret İstasyonu, İzmir Atölyeleri ve Tayyare Bölüğü verilmiştir.
Donanma Komutanlığı, İstanbul Bahriye Komutanlığı binasında küçük bir bölümde
faaliyet göstermiştir. Gemilerin hemen hepsi hurda durumda olduğundan bu
Komutanlık öncelikle çalışmalarını gemilerin bakım ve onarımı üzerinde
yoğunlaştırmıştır.
Cumhuriyet’in ilanından bir yıl gibi kısa bir süre sonra ATATÜRK, 11-21 Eylül
1924 tarihleri arasındaki Karadeniz seyahatini Cumhuriyet Donanmasının denize
çıkan ilk gemisi olan HAMİDİYE Kruvazörü ile yapmış ve 20 Eylül 1924 günü,
geminin şeref defterine Deniz Kuvvetlerimiz açısından tarihi belge niteliğinde
olan şu sözlerini kaydetmiştir:
HAMİDİYE Kruvazörü, maziden kalan Donanma aksamı içinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin
denizlerinde faaliyete geçen ilk gemisi oldu. Beş seneden beri mütehassiri
olduğum deniz hayatını bana yaşatan bu gemi oldu. Türk Donanması kumanda ve
zabitan heyetini bu gemide ve buna refakat eden PEYK-İ ŞEVKET Torpido
Kruvazörü’nde tanıdım.
Temas ettiğim, ruhu genç, mefküresi genç, bu istikbal kumandan ve zabitleri
bende Bahriyemiz için kuvvetli ümitler hasıl etti. Bu kıymetli, şedit arzulu
heyeti yadigarı mazi olan bu gemi içinde bırakmakla iktifa olunamaz. Onları,
müsait ve müstahak oldukları kadar inkişafa mazhar edebilmek için bugünün
icabatına başvurmak lazımdır.
Hudutlarının mühim ve büyük aksamı deniz olan Türk Devleti’nin Donanması da
mühim ve büyük olmak gerektir. O zaman Türkiye Cumhuriyeti daha müsterih ve emin
olacaktır. Mükemmel ve kaadir bir Türk Donanmasına malik olmak gayedir. Bunun
ilk azimet noktası, sefain-i harbiye tedarikinden evvel onları muvaffakıyetle
sevk ve idareye muktedir kumandanlara, zabitlere, mütehassıslara malikiyettir.
HAMİDİYE’de ve PEYK-İ ŞEVKET’te tanıdığım arkadaşlar, gayeye yürüyebileceğimizin
canlı ve kıymetli delilidirler.
Bugün için bu güzide heyet büyük alaka ile muhafaza olunacaktır. Mevcut büyük,
küçük gemilerimizden yalnız kabili istifade olanlar tefrik ve ihya edilebilir.
Donanmamız Heyet-i Umumiyesi’nde, faal ve nafi unsurlardan mütevazı bir bahri
cüz’ü tam vücuda getirmek imkanına kani oldum.
Bunun için Hükümet-i Cumhuriyetin, tedbir ve teşebbüsleri ile şahsen alakadar
olacağım. Esaslı ve kıymetli bir nokta-i azimeti bulduktan sonra ondan muazzam
gayeye yürümek ve ona vasıl olmak elbette müyesser olacaktır.”
Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK
Karadeniz gezisinin ardından ATATÜRK, Deniz Kuvvetlerine verdiği önem ve
önceliği, 01 Kasım 1924 günü Türkiye Büyük Millet Meclisinin yeni dönem açılış
toplantısında şöyle ifade etmiştir:
Efendiler!
Bahriye’yi esaslı ve ciddi bir biçimde geliştirip, düzenlemek düşünülmelidir. Bu
konuda başlangıç noktası, özellikle seçkin elemanları hak ettikleri gibi
yetiştirip, onlardan memleketin ivedi gereksinimlerinde yararlanmak ve herhalde
memleketin gücünün üzerinde hayallerden de uzak durmak olmalıdır.
Asırların nadiren yetiştirdiği bir dahi olan ATATÜRK, Deniz Kuvvetleri gibi çok
pahalı bir yatırım ve zaman gerektiren bir gücün bir anda oluşturulamayacağını
çok iyi bilmekteydi. Bu nedenle, Deniz Kuvvetlerinin mevcut durumunu
geliştirecek ve geleceğini planlayacak özerk bir Vekaletin kurulması
gerekliliğine içtenlikle inanmaktaydı. ATATÜRK’ün bu açık ve kesin desteğinden
sonra, Kastamonu Milletvekili Ali Rıza Beyin önerisi ile Türkiye Büyük Millet
Meclisinden 30 Aralık 1924 tarihinde Bahriye Vekaleti (Denizcilik Bakanlığı)
yasası çıkarılmıştır. Bahriye Vekaleti, Milli Müdafaa Vekaletinden ayrı bir
kuruluş olarak görev yapmaya başlamış, eğitim, tatbikat, denetleme gibi
alanlarda Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Reisliği (Genelkurmay Başkanlığı)’ne
bağlanmıştır.
Bahriye Vekaletinin öncelik verdiği konu, ülkedeki ekonomik koşulları da gözardı
etmeden, mevcut imkanlar dahilinde Donanmanın çekirdeğini meydana getirmek
olmuştur. Bu çalışmalarında Bahriye Vekaleti kararlı ve emin adımlarla mesafe
almış ve Deniz Kuvvetlerinin gelişimini uzun vadeli bir programa dayandırmıştır.
Başlangıçta yurt dışı gemi alımından ziyade, mevcut gemilerin onarılarak,
Donanmaya kazandırılması hedeflenmiştir. İlk olarak, YAVUZ Muharebe
Kruvazörü’nün onarımı için bir Fransız şirketi ile anlaşma yapılmıştır. Ancak
İstanbul’da YAVUZ’u havuzlayacakkapasitede büyük bir havuzun bulunmaması
nedeniyle, öncelikle bir Alman şirketinin Gölcük Bölgesinde YAVUZ için uygun bir
yüzer havuz yapmasına, daha sonra geminin bir Fransız şirketi tarafından
onarılmasına karar verilmiştir. YAVUZ’un havuzlanma ihtiyaçları, bir anlamda
Gölcük’ü Deniz Kuvvetleri ile özdeşleştirecek olan yolun başlangıcı olmuştur.
Gölcük’te havuzu yapan Alman Flender Şirketi ile müştereken çeşitli onarım
atölyeleri, barınma barakaları ile mayın, akümülatör ve torpido fabrikaları
kurularak, faaliyete geçirilmiştir.
Bu tesisler Deniz Kuvvetlerinin Gölcük’teki ilk onarım teşkilleri olarak tarihi
bir misyon üstlenmiş; daha sonraki yıllarda ard arda yapılan yeni tesisler ve
modernizasyon projeleri ile o dönemlerde büyük bir bataklık, küçük bir göl ve
fındık tarlaları ile kaplı olan bugünkü Poyraz Rıhtımı ve Gölcük Tersanesinin
bulunduğu alan, Türk Deniz Kuvvetlerinin ağırlık merkezini oluşturan görkemli
bir yapıya kavuşturulmuştur. Diğer taraftan, Lozan Antlaşması’nın Boğazlar
bölgesini askerden arındırması nedeniyle Haliç’te ve İstinye’de bulunan Deniz
Kuvvetlerine ait alt yapı tesisleri ilerleyen yıllar içinde bir plan dahilinde
Gölcük’e transfer edilmiştir. Gölcük, bu dönemde ana üs olarak belirlenmiştir.
İzmit açıklarında demirli ve yaralı bulunan YAVUZ Muharebe Kruvazörü’nü ziyarete
giden ATATÜRK, 1925 yılının Eylül ayında Donanma Komutanı Yarbay Necati’ye
şunları söylemiştir:
YAVUZ Gemisine ilk defa geliyorum. Yaralı da olsa bugünkü şekli o zamandan daha
pek çok değerlidir. Bu gemiyi Türk Milleti’nin ihtiyacı olan sağlam ve kudretli
bir zırhlı şekline sokacağız. Bu kudret, silah bakımından sizlere, dış politika
bakımından da bizlere büyük hizmetler görecek, gurur sağlayacaktır.
YAVUZ Muharebe Kruvazörü, 1927 yılında Gölcük’te havuzlanarak overhol
edilmiştir. Halihazırda dünya çapında fırkateynler ve denizaltılar inşa eden
Gölcük Tersanesinin ilk filizleri de bu dönemde atılmıştır.
Bu çalışmalara paralel olarak, Donanma personelinin eğitim ve öğretimine özel
bir önem verilmiş; çeşitli konularda talimnameler hazırlanarak, kurumsallaşma
yönünde ilk adımlar atılmıştır. Ayrıca, o döneme göre modern sayılabilecek
yabancı ülke Deniz Kuvvetleri ile irtibat kurularak, yenilikler takip edilmeye
çalışılmış ve Hollanda ile iki adet denizaltı inşası yönünde sözleşme
imzalanmıştır.
Bahriye Vekaleti, 27 Aralık 1927 tarihinde lağvedilmiştir. Ancak, günümüzün
modern ve çağdaş Türk Deniz Kuvvetlerine erişimde Bahriye Vekaletinin oynadığı
tarihi ve yaşamsal rol bugün daha da iyi anlaşılmaktadır. Bu dönem, Türk
denizciliğinin, ancak denizi tanıyan ve denizcilikten gelen yöneticilerin
mevcudiyeti durumunda mesafe kat edebileceğini sergilemesi yönünden de önem arz
etmektedir. Bahriye Vekaletinden sonra Türk Deniz Kuvvetlerinin gelişim süreci
daha güvenli ve bilinçli olarak devam ettirilmiştir.
Deniz Müsteşarlığı Dönemi :
Genelkurmay Başkanlığında Milli Müdafaa Vekaletine bağlı olarak 1928 yılı Ocak
ayında Deniz Müsteşarlığı kurulmuştur. Bu yeni teşkilatlanma ile Donanma
Komutanlığı, idari ve lojistik bakımından Genelkurmay Başkanlığına bağlanmıştır.
Bu dönemde, envanterinde YAVUZ, TURGUTREİS, HAMİDİYE, MECİDİYE Kruvazörleri,
PEYK-İ ŞEVKET ve BERK-İ SATVET Torpido Kruvazörleri ile SAMSUN, BASRA ve TAŞOZ
Muhriplerini bulunduran Donanmamız, ana unsurları ile Gölcük’te faaliyet
göstermiştir. Hollanda’ya sipariş verilen ve Kurtuluş Savaşı’nın coşkusunu
yansıtan I.İNÖNÜ-I ve II.İNÖNÜ-I Denizaltıları da 1928 yılında Deniz
Kuvvetlerimize katılmıştır.
Kurmay subay yetiştirmek üzere, 02 Kasım 1930 tarihinde Deniz Harp Akademisi
Yıldız Sarayı’ndaki binasında eğitim/öğretim faaliyetine başlamıştır.
İtalya’da yapılmış olan ADATEPE-I, KOCATEPE-I, TINAZTEPE-I ve ZAFER-I
Muhripleri, DUMLUPINAR-I ve SAKARYA-I Denizaltıları ile MARTI-I, DENİZKUŞU-I ve
DOĞAN-I Hücumbotları 1931 yılında Deniz Kuvvetlerine katılmıştır. Türkiye Büyük
Millet Meclisinin onayı ile 1933 yılında Donanmanın ana üssünün Gölcük olmasına
karar verilmiştir. Aynı yıl Gölcük Tersanesinde inşa edilen ilk gemi olan GÖLCÜK
Tankeri kızağa konmuş ve bir yıl içerisinde denize indirilmiştir.
Bu dönemde YAVUZ Muharebe Kruvazörü, 1930 yılında onarımının tamamlanmasından
sonra Deniz Kuvvetlerinin Sancak Gemisi olarak, 1950 yılına kadar Türkiye
Cumhuriyeti’nin denizlerdeki gücünün bir simgesi olmuş; bir çok devlet büyüğü ve
yabancı konuk bu gemide ağırlanmıştır.
Bu kapsamda, YAVUZ Muharebe Kruvazörü, ZAFER-I ve TINAZTEPE-I Muhripleri ile
birlikte 1933 yılında Başbakan İsmet İNÖNÜ’nün Bulgaristan’ı ziyareti
münasebetiyle Varna’ya, 1936 yılında ise beş muhrip, dört denizaltı ve bir
denizaltı ana gemisi ile eğitimler yapmak ve Akdeniz’de varlık göstermek
maksadıyla Malta ve Yunanistan’a ziyaretlerde bulunmuştur. YAVUZ Muharebe
Kruvazörü, tarihindeki belki de en acı görevini 19 Kasım 1938 tarihinde
ATATÜRK’ün naaşını İstanbul’dan İzmit’e nakletmekle yapmıştır.
Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin 1936 yılında imzalanması ile birlikte Boğazlar
üzerindeki Türk egemenliği pekiştirilerek, uluslararası topluma kabul ettirilmiş
ve bu sözleşmeyi takip eden günlerde İstanbul ve Çanakkale Boğazları’nda birer
Müstahkem Mevki Komutanlığı ve bu komutanlıklara bağlı olarak Deniz
Komutanlıkları kurulmuştur.
II.Dünya Harbi için tehlike çanları çalmaya başladığında, Türk Deniz Kuvvetleri
kendisini geliştirmiş ve o döneme göre küçümsenemeyecek bir güce erişmiştir.
İngiltere’ye 1939 yılında 4 muhrip, 4 denizaltı, 2 mayın gemisi sipariş
edilmiştir. Aynı yıl, Almanya’da inşa edilmiş olan SALDIRAY-I Denizaltısı
Donanmaya katılmıştır. Ayrıca, Taşkızak Tersanesinde inşa edilen ve isimleri
bizzat ATATÜRK tarafından verilen ATILAY-I ve YILDIRAY-I Denizaltıları denize
indirilmiştir. BATIRAY Denizaltısına 1939 yılı Eylül ayında Alman Deniz
Kuvvetleri tarafından el konulmuştur.
II.Dünya Harbi yıllarında Deniz Okulları emniyet açısından İstanbul’dan Mersin’e
nakledilip, eğitim ve öğretim bu bölgede sürdürülmüştür. Savaş sırasında, 23
Haziran 1941 günü, REFAH Şilebi, İngiltere’den 4 denizaltı gemisini teslim
alacak personel ve staj yapmak üzere İngiltere’ye gönderilen 20 Pilot adayı Kara
Harp Okulu öğrencisi ile Mersin’den İskenderiye’ye intikalde iken bir denizaltı
gemisinin attığı torpido ile batmış ve 167 kişi şehit olmuştur. Çanakkale Boğazı
çıkışında sualtı savunma sistemleri ile ilgili denemeler yapan ATILAY
Denizaltısı, 14 Temmuz 1942 tarihinde I.Dünya Harbi’nden kalma mayınlara
çarparak batmış ve 39 denizaltıcımız şehit olmuştur. II.Dünya Harbi’nin bütün
dünyayı kan ve gözyaşına çevirdiği bu karanlık günlerde meydana gelen bu iki
olay, Türk Ulusu’nu derinden yaralamış ve yasa boğmuştur.
Türk Deniz Kuvvetlerini geliştirme ve modernizasyon çabaları, II.Dünya Harbi’nin
sona ermesi ile birlikte hız kazanmış ve daha büyük atılımlarla yeni hedeflere
yönelmiştir. Amerika Birleşik Devletleri (ABD)’nden temin edilen suüstü gemisi
ve denizaltı sayısında önemli bir artış sağlanmış ve bunun yanı sıra özellikle,
eğitim, personel ve lojistik konularında reform niteliğindeki projeler hayata
geçirilmiş ve gerçek anlamda günümüzün modern deniz gücüne erişim yönünde köklü
adımlar atılmıştır.
Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Dönemi :
Genelkurmay Başkanlığı Karargahında 1928 yılından 1949 yılına kadar Deniz
Müsteşarlığı olarak temsil edilen Deniz Kuvvetleri, Yüksek Askeri Şuranın 15
Ağustos 1949 günü almış olduğu tarihi bir kararla Deniz Kuvvetleri Komutanlığı
olarak teşkil edilmiştir. Bu yeni teşkilatlanma, Türk Deniz Kuvvetlerinin çağdaş
ve güçlü bir yapıya kavuşması yönünde önemi bir dönüm noktası, bir mihenk
taşıdır. Bu tarihten itibaren Deniz Kuvvetinin tüm yönetimini üzerine alan Deniz
Kuvvetleri, mevcut kaynaklarını en rasyonel şekilde kullanarak her geçen gün
daha da büyümüş, dünyadaki tüm gelişmeleri titizlikle takip ederek, emin ve
kararlı adımlar atmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin 18 Şubat 1952 tarihinde Kuzey Atlantik Savunma Paktı
(NATO)’na üye olması ile birlikte, Türk Deniz Kuvvetleri de NATO’ya üye olan
ülkelerle ilişkilerini artırmış; kuvvet yapısını, eğitim doktrinini, imkan ve
kabiliyetlerini geliştirmiş ve NATO standartlarında harekat icra edebilen bir
hüviyet kazanmıştır.
Bu dönemde, 04 Nisan 1953 tarihinde DUMLUPINAR-II (D-6) Denizaltısı’nın
Çanakkale Boğazı’nda İsveç Şilebi NABOLAND ile çarpışması sonucu 81
denizaltıcımız şehit olmuş ve bu olay Türk Deniz Kuvvetlerine ve Türk Ulusu’na
derin acılar yaşatmış; adeta yasa boğmuştur. Bu acı olay, Türk Ulusu ile Türk
Denizcisi arasında bir gönül köprüsü kurmuş; Türk Milleti son nefeslerini,
“Vatan Sağolsun” diye veren kahraman denizcileri için şiirler yazmış; şarkılar
bestelemiştir.
Deniz Kuvvetlerinin büyüyen ve gelişen ihtiyaçlarını karşılamak maksadıyla 1961
yılında Deniz Kuvvetleri Komutanlığı:
Donanma Komutanlığı
Kuzey Deniz Saha Komutanlığı
Güney Deniz Saha Komutanlığı
Deniz Eğitim ve Öğretim Komutanlığı
şeklinde dört ana ast komutanlık olarak yeniden teşkilatlandırılmıştır. Deniz
Eğitim Komutanlığının ismi 1995 yılında “Deniz Eğitim ve Öğretim Komutanlığı”
olarak değiştirilmiştir.
Kıbrıs Sorunu 1960’lı yıllarda yoğun olarak ülke gündemini işgal etmeye
başladığında çeşitli ihtimaliyat planları yapılmış ve güçlü bir Çıkarma
Filosunun tesis ve idamesi bir zorunluluk olarak ortaya çıkmıştır. Bu gelişmeler
paralelinde, yurt içinde amfibi gemi ve araçlarının inşasına öncelik verilirken,
yurt dışından da özellikle tank çıkarma gemisi tedariki yönünde planlamalar
yapılmıştır. Türkiye’nin son derece yapıcı davranışları ve ikazlarına rağmen,
Kıbrıslı Rumların katliama varan tek taraflı uygulamaları Türkiye’yi Ada’da bir
amfibi harekat yapmağa mecbur bırakmıştır.
Türk Deniz Kuvvetleri, Yüce Ulusunun kendine olan sınırsız güvenini boşa
çıkarmamış; sınırlı imkanlarına rağmen, 1974 yılında Kıbrıs Barış Harekatı’nda
kilit rol oynamış ve askeri açıdan tartışmasız en zor harekat olarak kabul
edilen amfibi harekatı başarı ile gerçekleştirerek, amfibi ve kara birliklerinin
emniyetle Kıbrıs’a çıkmasını sağlamış; aynı zamanda hem Kıbrıs’a yönelik düşman
takviyesini engellemiş hem de Kara Harekatına deniz top ateş desteği sağlayarak,
askeri ve siyasi hedeflerimizin ele geçirilmesinde büyük rol oynamıştır. Türk
Deniz Kuvvetleri bu göz kamaştırıcı başarısına karşın, 67 mensubunu (54 denizci,
13 deniz piyadesi) ve KOCATEPE-II (D-354) Muhribini bu ulvi gaye uğrunda
kaybetmiştir.
1980’li yıllar Türk Deniz Kuvvetlerinin Cumhuriyet dönemindeki gelişiminin tepe
noktasına doğru ivme kazandığı yıllar olmuştur. Bu yıllarda, muhtelif
modernizasyon projeleri gerçekleştirilmiş; Deniz Kuvvetlerinin harp silah ve
araçlarında tek kaynağa bağlı kalmamak hedefine yönelik önemli adımlar
atılmıştır. Gölcük Tersanesinde 1980 yılında inşa edilen 1000 tonluk “AY” Sınıfı
denizaltı, Türk denizaltıcılığının gelişim sürecinde önemli dönüm noktalarından
birisini teşkil etmiş; yine Gölcük’te 1988 yılında inşa edilen ilk modern
fırkateyn olan TCG FATİH-(II) (F-242), Gölcük Tersanesinin uluslararası
arenadaki prestijini daha da artırmıştır.
Bazı alanlardaki imkan ve kabiliyetlerini 1980’li yıllarda istenilen seviyeye
çıkaramayan Türk Deniz Kuvvetleri, 1990’lı yılların sonunda gerçek anlamda bir
açık deniz kuvveti hüviyeti kazanmıştır. Türk Deniz Kuvvetleri bu yıllarda harbe
hazırlık seviyesi ve harekat kabiliyetini önemli ölçüde geliştirmiştir. Bu
dönemde, Kara ve Hava Kuvvetleri ile yapılan müşterek harekata yönelik büyük
ilerlemeler kaydedilmiş; Hava Kuvvetleri uçakları ile Orta ve Doğu Akdeniz de
dahil olmak üzere, açık denizlerde müşterek harekat icra edebilme yeteneği
artırılmıştır.
Bu dönemin en önemli gelişmelerinden birisi de, 1987 yılında Aksaz Deniz
Üssü’nün Ege ile Akdeniz’i buluşturan stratejik bir mevkide tesis edilmesi
olmuş; böylece, hem Türk Deniz Kuvvetleri hem de dost ve yabancı ülke gemilerini
üs ve liman kolaylıkları açısından desteklemek üzere ilave bir yetenek
kazanılmıştır.
Son yıllarda Akdeniz’deki sayılı Deniz Kuvvetleri arasında yer alan Türk Deniz
Kuvvetleri, Somali’den Japonya’ya, Cebelitarık’tan Panama’ya, Kuzey Atlantik’ten
Hint Okyanusu’na kadar, tüm denizlerde Türk Sancağı’nı şerefle dalgalandırmış ve
dalgalandırmaya devam edecektir.
Türk Deniz Kuvvetlerinin rotası, ATATÜRK’ün çizmiş olduğu çağdaş ve aydınlık
yoldur. Deniz Kuvvetlerimiz, Yüce Ulusunun sevgi ve güveninden almış olduğu
sınırsız güç ile ülke ve milletimizin denizlerdeki hayati hak ve çıkarlarını
azim ve kararlılıkla sonuna kadar savunacaktır.
Cumhuriyet Tarihi, Türk Deniz Kuvvetleri açısından bir şaha kalkış dönemidir.
Türk Deniz Kuvvetleri, köklü ve saygın tarihinden aldığı büyük güçle, mevcut
kaynaklarını, ülkenin de koşullarını göz ardı etmeden, yüzyıllar içinde
oluşturduğu tarih bilinciyle en sorumlu şekilde kullanarak bugünkü çağdaş, güçlü
ve modern kuvvet yapısına erişmiştir. Türk Deniz Kuvvetleri, ülkedeki diğer tüm
denizcilik birimleri ile kol kola girerek, 21’inci yüzyılda ülkemizi denizci bir
devlet yapmak yolunda tüm gücüyle çaba gösterecektir..